at
Tpal Osman Ağa

ESKİDEN YAYLAYA GÖÇ

Karadeniz halkı her yıl Mayıs ayının başından itibaren yaylaya çıkmaya başlardı. İlk önce küçükbaş hayvanları olanlar yola koyulurlar, bunlardan 10-15 gün sora ise, büyükbaş hayvanları olanlar yayla yollarına koyulurlardı. Yaylaya göç esnasında yayla yolları çok şenlikli olurdu.

Karadenizliler, sahildeki sıcak ve nemli boğucu havadan ve sineklerden kaçarak, daha temiz ve serin olan dağ havası almak, aynı zamanda hayvanlarını otlatmak için yaylaya üç dört aylığına çıkarlardı.

Biz yaylaya, üç gün yol yürüyüp, yayla yolu üzerindeki konaklama yerlerinde ise iki gece konaklayarak üçüncü günün akşamına giderdik.

Yaylada kalınan yerlere oba adı verilmektedir. Obalarda genelde akraba olan 10-15 veya daha fazla aile oturmakta idi.

Yaylada oturulan evler tek gözlü baraka şeklinde idi. Her şey bu baraka içinde yapılırdı, Bir köşesinde toprak zemin üzerinde ateş yanardı. Genelde ateş yanan yer hemen girişte olurdu.

Yaylaya gitme zamanı gelince, yola çıkmadan birkaç gün önce hazırlıklar başlardı. Bazen yoldaki konaklama yerlerine önceden biraz erzak, hayvan yiyeceği götürülürdü. Giderken fazla yük olmasın diye.

Yaylaya gidilecek günden bir gün önce tüm hazırlıklar yapılıp, o akşam erken yatılır, sabahleyin erkenden kalkıp, hazırlandıktan sonra ilk önce küçükbaş hayvan var ise birkaç kişi ile onlar yola koyulurlar, onlardan biraz sonra büyükbaş hayvanlar ve onları götürecek olan insanlar yola düşerlerdi. Son olarak ise, yolda yenecek, içilecek, giyilecek ve konaklama yerlerinde yatılacak eşya ve kap kaçağın yüklendiği katır veya at yola çıkardı.

Yaylaya gidilirken küçükbaş hayvanlardan iri olanların, genelde koç ve tekelerin boğazına büyük çan ve kelekler takılır, daha küçük olanlara ise küçük çan, kelek veya zil takılır. Sürü yolda giderken bir iki kilometre uzaktan bu çan ve keleklerin sesleri duyulur. O yörenin ahalisi bir sürünün daha yaylaya gittiğini bu seslerden anlarlardı. Bizim oradan da bu şekilde bir çok sürü yaylaya gitmek için geçerlerdi. Biz yol kenarına durur geçen sürüyü izlerdik. Sürüde ne kadar çan ve kelek çok ise, o sürünün sahibinin gücünün bir simgesi olurdu bizim için. Tabi ki sürünün çokluğu da.

Büyükbaş hayvanlara bir veya ikisine küçük kelek takılırdı. Ayrıca büyük baş hayvanların urganları boğazlarına dolanırdı. Çünkü bu hayvanlar konaklama ve yolda giderken dinlenme yerlerinde bu urganlar ile bağlanırlardı.

At veya katıra ise kor takılır ve sırtına heybe atılırdı.

Biz yaylaya gitmek için şu yolu takip ederdik; Halaçlı köyünün soğuksu mahallesindeki evimizden sabahleyin çıktıktan sonra, köyün altından geçen, Tirebolu’yu Harşit’e bağlayan, Harşit çayının batı kıyısında buluna stabilize kara yoluna inerdik. Bu yol üzerinde yaklaşık bir, bir buçuk saat yürüyerek Aslancık köyüne gelirdik. Aslancık’ta tekrar patika köy yoluna sapıp, yokuş olan bu yoldan tepeye çıkıp, Aslancıkbaşı denilen yerden Güce tarafına aşardık. Güce tarafına doğru rampa aşağı giderdik taki Gelevera deresine inene kadar. Sizin anlayacağınız Harşit deresinden dağa tırmanıp, zirveye çıktıktan sonra tekrar Gelavera deresine inerdik. Bu esnada Güce’den geçerken fırından sıcak somun ekmekleri alırdık. O zamanlar Güce Tirebolu’ya bağlı bir nahiye idi.

Gelavera deresine indiğimizde öğle vakitleri olurdu, orada bir saate yakın dinlenirdik. Bu esnada yoldan aldığımız somun ekmeklerini zeytin, çökelek , yeşil soğan ile yerdik. İneklere ise ot verirdik.

Katırcılar bizi genelde dinlenme esnasında veya İlid köyüne tırmanışa geçtiğimizde geçerdi. Evden en geç onlar çıkarlar, fakat konaklama yerine en erken onlar varırdı. Üç günlük yolculuğumuz esnasında hep böyle olurdu.

Öğle dinlenmesinden sonra tekrar yola koyulurduk. İlid deresinden yukarı sürekli rampa çıkarak, bu köyün içinden geçip, köyün çıkışında olan konaklama yerimiz İlid başına ikindi veya akşam vakitlerinde varırdık.

Bizden önce konaklama yerine varan katırcılar, kalacak yerini ayarlamış olurlardı. Bu konaklama yerinde bir han, bir kahvehane vardı, hangisinde boş yer var ise orada kalırdık. Şayet ikisinde de boş yer yok ise kendi imkanlarımız ile çadır kurup orada konaklardık.

Konaklama yerine vardığımızda çok sevinirdik. Çünkü o günkü yorucu yolculuk bitmiş idi artık yatıp dinlenebilecektik. Sıcak bir yemek yiyecektik. Daha sonra da yatıp uyuyacaktık. Konaklama yerlerinde genelde unlama çorbası içilir. Unlama çorbası Karadenizlinin meşhur çorbalarından birisidir. Karalahana ince, ince doğranır biraz bol su ilave edilerek pişirilmeye başlanır, kaynadıktan sonra azar, azar mısır unu ilave edilerek karıştırılır. Bu şekilde piştikten sonra bir tavada tere yağ ile pul biber eritilerek ulamanın üzerine dökülüp karıştırılınca çorba hazır olur.

Yemek yendikten sonra herkes kendi hayvanlarını kontrol eder ve sonra da yatılır. Bu konaklama yerleri bazen çok kalabalık olur. Herkes o zamanlarda yaylaya giderler. Genelde yaylaya giden göçler bir iki aileden oluşur. Herkes kendi akrabaları ile beraber yayla göç ederler.

İlk gece İlidbaşı’nda konakladıktan sonra, sabahleyin erkenden kalkar ve o günkü yol hazırlıklarını yapıp sıra ile konaklama yerinden yola koyulurduk.

İlidbaşı’ndan sonra yolculuğumuz sürekli dağların zirvesinden devan eder. Yerleşim yerleri olan köyler doğumuzda ve batımızdaki yamaçlarda kalırlar. Biz sıra ile İlid köyünden sonra Sarıyer, ve Çukur köylerinden geçip, yavaş, yavaş yerleşim yerlerinden çıkarak, ormanlık bölgeler içinden ilerleyerek öğle saatlerine doğru dinlenme yeri olan çayır denilen yere gelirdik. Buraya yaklaştığımızda yavaş, yavaş yayla havası başlar, çünkü ormanın içinde tek tekte olsa çam ağaçları görülür. Biz çam ağacını gördüğümüzde yaylaya yaklaştığımızı anlardık.

Biz çayıra çıktığımızda katırcılar buraya bizden önce gelmiş ve düşün yıkmış olurdular. Burada hep beraber öğle yemeği yenir ve dinlenilir. Çayırda birde kahve bulunurdu bazı göçler burada konaklarlar. Ben hiç bizim burada konakladığımızı hatırlamıyorum. Çayırda bulunan su soğuktur, çünkü burası yarı yayla sayılır. Buradan bazı obalar görünür, dağların üzerindeki kıştan kalma yer, yer kar örtüleri görülür. Bu dağlardan esen rüzgarlar karında etkisi ile soğukluğunu hissettirir.

Çayıra yaklaştığımızda, yolun bir bölümünde sarı ağu bitkisi, yolun sağ ve sol taraflarında bol miktarda bulunur. Bu alanlarda hayvanlara bitkinin sarı çiçekleri yedirilmemek için mümkün olduğu kadar dikkat edilir. Sarı ağunun çiçekleri hayvanları zehirler.

Öğle istirahatinden sonra tekrar toparlanarak yola koyuluruz. Yolumuz yine dağların sırtından ve orman içindendir. İlerledikçe ormanda bulunan bitki örtüsü de değişmeye başlar. Artık gürgen ağaçlarının bol olduğu içinde çam ağaçlarının bulunduğu kısımlara gelinir ki buralar yayladır.

Çayırdan sonraki yolda bir kısım vardır ki buraya Danacıkaş derler. Burası dağın yamacındaki, uçurum şeklindeki kayaların içinden geçilen bir yerdir. Patika yol olabildiğince dar ve kötüdür. Karşıdan gelen birinin yanınızdan geçebilmesi için, enderde olsa yolda bulunan geniş yerlerde beklenir. Biz bu mevki ye yaklaştığımızda, hepimiz bir inek alır ve onun peşinden giderdik ve çok dikkatli olurduk. Mümkün olduğunca yolun uçurum tarafına bakmazdık, gözümüz kararıp düşmeyelim diye. Uçurum yer, yer iki yüz, üç yüz metre veya daha fazla derinliklerdedir. Buradan bir düştünmü, seni bulmaları biraz zor.

Danacıkaş’ı geçtikten sonra yolun kenarında büyük bir taş var. Bu taşa sağır taş adını vermişler. Buraya geldiğimizde birimiz taşın öbür tarafına geçer, birbirimize seslenirdik, sesimiz duyulmazdı. Bu olayı oraya her vardığımızda yapar, büyük zevk alırdık.

Danacıkaş’tan sonra artık tam olarak yaylalar görülmeye başlar. Bitki örtüsüne çam ağaçları hakim olur. Gözünüzü manzaradan alamazsınız. Yol ayrımına gelmişsiniz geriye baktığınızda Cenik (Köyleri) ileriye baktığınızda yaylaları görürsünüz. Dağların sırtını yeşil orman, daha yukarılarını ise bozkır ile kar kaplamıştır. Yeşil ile beyazı bir arada görmek insana ayrı bir mutluluk verir. Obalardaki evlerin bazılarından duman tüttüğünü görürsünüz. Yolculuğunuzun bir bölümü bu şekilde devam ettikten sonra, bitki örtüsünün tamamen çam ağaçları ile kaplı olduğu yerlere gelirsiniz. Bu da bize ikinci gece konaklayacağımız Ağaçbaşı’na yaklaştığımızı hatırlatır.

Bir süre sık ormanlık alanda yol aldıktan sonra yavaş, yavaş ormanların içinden çıkılarak bozkır araziye girilir. Akşam vakti yaklaşmış, konaklama yerine gelinmiştir. Biz tam ormanların bittiği ve bozkır arazinin başladığı sınır bölgede konaklarız.

Burada da konaklamak için bir han, birde kahve vardır. Ayrıca birçok yayla obası da bulunmaktadır. Duruma göre handa, kahvede veya obadaki herhangi bir evde konaklardık. Biz oraya vardığımızda katırcılar kalacağımız yeri seçip gerekli hazırlıkları yapmış olurdular. Konaklama yeri hava koşullarına ve boş olma durumuna göre seçilir.

Konaklama yerlerindeki hanlar dört duvar üzerine yapılmış ve üzeri çatılmış genişçe bir yerdir. Burada aynı anda birden çok göç bir arada konaklayabilmektedir. Kötü havalarda insanlar hayvanlarını özellikle yeni doğan danalarını hanın içine alırlar. Gecenin bir yarısı dana sesi ile uyanırsın.

Yolculuğun ikinci akşamını Ağaçbaşı’nda geçirirdik. Burası yayla idi ama başkalarınındı. Bizimkilere göre buralar ham yayla imiş, kekik yokmuş. Buraları pek beğenmezlerdi. O akşam yenilip içildikten sonra, hayvanlar emniyete alındıktan sonra yatılırdı.

Ertesi sabah yayla yolculuğunun son gününe başlamak için, sabah erkenden kalkarak yola koyulurduk. Bundan sonraki yolculuğumuz hep yaylada geçecek ve akşam evimizde olacaktık. Bu duygu bizi mutlu eder, yorgunluğumuzu biraz hafifletirdi. Bir süre dağların sırtındaki bozkır arazide yol alır, kar birikintilerinin üzerinden geçerdik. Mayıs ayında kara basmak ayrı bir mutluluk verirdi bize.

Dağların sırtında yaptığımız yolculuk Kisecik obasında son bulurdu. Daha sonra çam ormanlarının içinden aşağı Gelevera deresine inilirdi. Dağların yamacından aşağı indikçe derenin coşkulu akışının sesi daha da yüksek çıkardı. Tam dereye indiğimizde bu sesten sanki kulaklarımız sağır olurdu. Biraz uzağımızdaki insanın ne dediğini anlamazdık. Bu duruma sonradan alışırdık. Yolculuğumuz hep bu derenin kıyısı boyunca devam eder.

Dere boyunca biraz ilerledikten sonra, dereye de adını veren Gelevera köyüne ulaşılır. Köyün çıkışında, dere kenarında herhangi bir düzlükte öğle molası verilir. Biraz dinlendikten sonra elimizi dereye sokma fırsatı bulurduk. Fakat su o kadar soğuk olurdu ki ellerimiz donardı.

Öğle molasından sonra obamızın yolunu tutamak üzere tekrar yola koyulurduk. Yolculuğumuzda sıra ile Karadere Köyü, Erikderesi Obasından geçerek akşama doğru kendi obamız olan Taşlıkderesi Obasına varırdık. Böylece yayla yolculuğumuz bitmiş olurdu.

İlk baharda yaylaya çıktığımızda bir çok yer karla kaplı olurdu. Bu kar birikintilerinin hemen yanında yeşil çimenler içersinde rengarenk çiçekler olurdu.

Bizim evin önünden küçük bir dere akardı. Bu dere ilkbaharda çoğalır sonbahara doğru azalırdı. Taşların arasından aktığından o kadar ses çıkarırdı ki, kıyısında bulunan insana iki üç metreden seslendiğinde sesini duyuramazdın.

Yayla yolu ve yolculuğu zamanla değişti. Yaylalara araba yolu yapıldı. Araba yolunun yapılması ilk önce yayla yollarını değiştirdi. Daha sonraları yaylaya gidiş ve geliş biçimini değiştirdi. İnsanlar artık yaylaya araba ile gidip gelmeye başladı. İlk önceleri eşyalarını araba ile taşımaya başladılar. Daha sonraları eşya ve hayvanlarını da araba ile taşıyarak yayla yolculuğunu bir güne indirdiler.

Araba ile yolculuk olmadan önce biz yayladan geri göçü yine aynı yol üzerinden yapardık. Sadece bir kısım yol farklı idi. Obadan çıkar çıkmaz dağa çıkarak yolculuğumuzu dağların sırtından yaparak, Kisecik denilen yerde eski yola ulaşırdık.

Nevzat YILMAZ

Jeofizik Mühendisi

İlk Açılış Sayfam Yap Sık Kullanılan Listeme Ekle